Mitolojik Dağlar ve Bir Gece Yolculuğu
Geceyi çok seviyorum. Kayseri’nin sıcak yaz gecelerinde, bazen saatlerce dışarıda kalıp yıldızlara bakarak düşüncelere dalıyorum. O anları yaşarken, genellikle kendimi bir tür yolculukta gibi hissediyorum. Ama bu gece biraz farklıydı. Gecenin huzurunu, kendi iç yolculuğumla birleştirmiş, tarih ve mitolojiye doğru bir keşfe çıkma kararı almıştım. Neden mi? Çünkü bir süredir kafamda hep bir soru vardı: Mitolojik dağ isimleri nelerdir? Biraz eğlenceli, biraz derin bir arayıştı. Fakat yolculuğa çıkmadan önce düşündüğümde, aslında bu dağların sadece isimleri değil, onların ardında yatan anlamlar da ilgimi çekmeye başlamıştı.
Kayseri’nin Sessizliğinde Düşünceler
İçimde bir boşluk vardı. Geceleri sıklıkla hissederim. O boşluk, aslında büyük bir sorunun işaretiydi: Hayatımda nereye gitmeliyim? Ne yapmalıyım? Neyi arıyorum? Kayseri’de bir dağ, bir tepeden daha fazla bir şey ifade ediyor. Şehirden çıkıp bir tepeye yürümek, sadece fiziksel değil, ruhsal bir keşfe çıkmak gibi geliyor bana. Geceleri genellikle sesiz olur. O yüzden bu boşluk, dağları ve onların ardında sakladığı mitolojik hikayeleri düşündürüyordu.
Hikayelere, efsanelere çok meraklıydım. Her gece, odama kapanıp eski kitaplardan mitolojik öyküler okurdum. İşte o kitaplardan biri, Yunan mitolojisinin en yüksek dağlarından biri olan Olympus Dağından bahsediyordu. Ve o an fark ettim: belki de ben de bir dağa tırmanmak istiyordum. Ama sadece gerçek bir dağa değil, ruhumun derinliklerine; içsel bir yolculuğa.
Dağların Arkasında Bir Anlam
Bir yanda Olympus, bir yanda Parnassus ve Helicon dağları… Okudukça her birinin bende bir yansıması olduğunu fark ettim. Olympus, Yunan tanrılarının yaşadığı yerdi. Bir zamanlar, tanrıların gücünü, ölümsüzlüğünü hayal ederdim. “Ne olurdu, ben de orada olabilseydim?” diye düşünürdüm. Tanrıların yaşadığı bu dağ, aslında bir özgürlük simgesiydi. Yükseklik, insanların ulaşamayacağı bir yer, en yüksek nokta… Ama ne kadar yükseğe çıkarsam çıkayım, içimde hep bir eksiklik vardı. Olympus Dağı’nın zirvesine tırmanmaya çalıştığımda, sanki kendi içimdeki huzuru bulamıyordum. Hep daha fazlasını istiyordum, ve daha fazlası, bazen mutluluğu getirmezdi.
Bir de Parnassus var tabii. Bu dağ, sanat ve müzikle ilişkilendirilmişti. O an fark ettim: belki de ben de bir sanatçıyım, yaratmak istiyorum ama bunu ne zaman ve nasıl yapacağımı bilmiyorum. Helicon Dağı ise doğa ve ilhamla özdeşleştirilmişti. Bazen, bir dağda sadece doğayı görmek, dış dünyadaki kaostan uzaklaşmak, sessizliğe çekilmek insanı başka bir ruh haline sokar. Benim içsel yolculuğumda, dağlar sadece fiziksel bir yükselme değil, aynı zamanda içsel bir yansıma gibiydi.
Ve o an, sanki bir ışık belirdi: Belki de içimdeki boşluğu, bu mitolojik dağlarla keşfe çıkarak doldurabilirim.
Bir Gece, Bir Dağ Yolculuğu
O gece kaybolan bir umutla, bir yolculuğa çıktım. Kayseri’nin sessizliğinden çıktım, gözlerim yıldızlarda. Bir zamanlar mitolojik dağlarda yaşayan tanrılarla, onların etrafındaki efsanelerle ne kadar bağım olduğunu hissediyorum. Bu yolculuk belki de sadece bir geceyi kapsıyordu, ama bir şeylerin farkına varmaya başlamıştım.
Gecede en çok da Kithairon Dağını düşündüm. Bu dağ, özellikle eski Yunan’ın en önemli kahramanlarından biri olan Herakles’in bir görevini yerine getirdiği dağ olarak anılmaktaydı. Kithairon, hem bir mücadele hem de bir kazanım simgesiydi. Kendi içimde de sürekli bir mücadele vardı: neyi başarmalıydım? Hangi yüksekliklere tırmanmalıydım? Bir yanım çok cesur, ilerlemek istiyordu; diğer yanım ise her şeyin beni daha da düşürebileceğinden korkuyordu.
Birden, Kayseri’nin sokaklarından uzaklaşarak, bir tepede, belki de çok ama çok uzakta, sanki Kithairon’un zirvesine tırmanmaya başlamıştım. Gözlerimdeki bu belirsizlik, ruhumdaki çatışmayı daha da belirginleştiriyordu. Bu yolculuk bir anlam arayışının, kaybolan bir huzurun, bir umudun peşinden gitmek gibiydi.
Dağların Sırrı
O gece, mitolojik dağların ve onların sırlarının peşinden gitmek, bana içsel bir huzur kazandırdı. Dağlar, birer sembol olmaktan öte, bana yaşamın özünü anlatıyordu. Olympus, Parnassus, Helicon, ve Kithairon… Her biri başka bir yönümü keşfetmemi sağladı. Belki de dağlar, birer simgeydi; her biri, içimizdeki en derin duyguları, arzuları, kaygıları yansıtıyordu.
Kayseri’nin gecesinde, kendi içsel dağlarımı tırmanırken fark ettim: Yüksek yerlere çıkmaya çalışmak, bazen yalnızca dış dünyayı değil, iç dünyamızı da keşfetmek için bir yol olabilir. Dağlar, hem uzak hem de yakın; hem tanıdık hem de yabancı. Tıpkı bizler gibi. Kendi iç yolculuğumda, mitolojik dağların isimlerini ezberlemenin ötesinde, onların benimle ilgili söylediklerini dinlemeye başladım. Bir dağa tırmanmak, bir yaşam yolculuğuna çıkmak gibiydi; insan, her zaman zirveye ulaşamayabilir ama her adımda bir şeyler öğrenir.
O gece Kayseri’nin sokaklarında yürürken, içimdeki eksiklikleri, korkuları, ama aynı zamanda umutları da görmeye başladım. Belki de hayatımda bir dağa tırmanmak gibi, hayatta her şeyin bir anlamı vardır. Ve belki de bu anlam, bir yolculukta keşfedilmelidir.